13. İstanbul Bienali Kamusal Programı: Kamusal Simya Üzerine

work13b

 

Geçtiğimiz günlerde 13. İstanbul Bienali kapsamında neredeyse her ay gerçekleştirilecek olan konuşmaların ilk etabına katıldım. Bienalin küratörü Fulya Erdemci bu konuşmalar ile aslında bienalin başladığını ve açılışını yaptığımızı söylüyor. (hayal ediyorum, gerçekten de partisiz, içkisiz, davetiyesiz ve de davetlilersiz bir bienal başlangıcı yaşar mıyız?) Benden bu konuşmalar hakkında bir yazı yazmam isteniyor. Bol akademik referanslar ve kuramlar eşliğinde bir yazı yazmayı reddediyorum kendimce ve daha çok neler hissettiğime yöneliyorum, öyle ki konuşmalarda not bile almıyorum ki gerçekten sonrasında beni en çok ne etkilemiş, aklımda kalmış bunu görmek istiyorum.

Programın ana başlığı “Kamusal Simya” ve Şubat ayı için seçilen başlık “Şehri Kamulaştırmak”. İddalı başlıkların açıklamaları için bienal web sitesini ziyaret edebilirsiniz. 3 günlük programın ilk gününe benim için damgasını vuran hiç şüphesiz Lale Müldür’ün şiir okuma performansı idi. Sahnede adeta bir kraliçe gibi tüm ihtişamıyla oturup hiç bitmesin istediğim şiirlerini okuması ile bir an nerede olduğumu, dünyanın hangi kentinde yaşadığımızı, neyi tartıştığımızı unuttum. Sanki günlerce, haftalarca şiirler okusak bütün sorunlarımız bitecekti, ne istiyorsak o olacaktı. Tabii ki işin başka yönleri de olabilir; bienalin isim anneliğini yapan bir şiir ile bienalin, şair ile küratörün flörtünü düşünüyor, ama bunu başka bir yazıya erteliyorum.

Hemen arkasından sahneyi Teddy Cruz aldı ve kamuyu yeniden hayal etmek ve kentleşme içindeki dışlayıcı politika ve ekonomileri sorgulayabileceğimizi örnekler şeklinde bir sunum gerçekleşti. Sanırım bizim coğrafyada durum biraz farklıydı ki bir izleyiciden gelen soruya dışarıda tekila içmeyi önererek cevabını geçiştirdi. Belki buna sebeplerden biri de zaman darlığı ve hem izleyici sorularının hem de konuşmacının kısıtlanması hatta baskılanması idi. Bir ara kendimi okul sıralarında gibi hissetmedim değil.

Soru şöyleydi: “İKSV’nin kurucusu olan Eczacıbaşı Holding’in Kartal’da 5500 metrekarelik bir alanı kentsel dönüşüm projeleri yapmak için satın almasını ve aynı zamanda İstanbul Bienali’nde şehrin kamusallaştırılmasını tartışmasını ahlaki buluyor musunuz? Eczacıbaşı Holding’in bir yandan kenti talan ederken bir yandan da burada sanki bu talana muhalifmiş gibi davranması ikiyüzlülük değil midir?”

Doğma büyüme Kartallı biri olarak bu soruyu soran arkadaşı alkışladım ama Teddy Cruz orada saatlerce bu soruya cevap verseydi ne olacaktı? Son yıllarda Kartal’da acımasızca yaşanan dönüşüm orada yaşayan bizlerin tüm geçmişini yok etti. Çocukken, uçurtma uçurduğumuz alanlara konumlanan avmler, komşu bahçelerde daldığımız erik, incir ağaçları yerine oteller, rezidanslar yükselirken, henüz otuzuma gelmeden bütün hatıralarımı fotoğraflara hapsetti. İkinci gün yapılan  konuşmada tartışılan soru aklıma geliyor, peki o mahalleliler ne kadar sahip çıkıyor kendi alanlarına? Belleksizlik sanırım bizi en çok yaralayan konu, belleksizlik değeri de ortadan kaldırıyor ama bu durumu daha da alevlendiren işin ekonomik boyutu. Açıkçası çoğu ev sahibi Kartal’ın yeni Ataşehir olma statüsünden oldukça mutlu. Ranta ortaklaşmak: ikinci gün konuşan Erbay Yucak’ın dediği gibi aklını direnişe  ve dayanışmaya değil, bu yönde ‘işbirliğinden ne elde ederim’ sorusuna çalıştırmak.

İkinci gün, Christoph Schafer’in yaratıcı sunumu ardından gerçekleştirilen tartışmaya Fulya Erdemci’nin moderatörlüğünde Yaşar Adnan Adanalı, Betül Tanbay, İlhan Tekeli ve Erbay Yucak katıldı. Bu konuşmaların kitabı bienal vakti çıkacağı için ayrıntılara girememenin rahatsızlığını yaşamıyorum. Oturumdan en çok aklımda kalan yine Erbay Yucak’ın Taksim Meydanı’nı 1 Mayıs’ta dolduran kalabalığın şu an verilen mücadelede neden sessiz kaldığı sorusuydu ve en son dile getirdiği artık kendi kavramlarımızı oluşturmamız gerektiği. Sanırım sonuçta vardığımız diğer bir konu kavramların pratik hayatta işleyişi ya da işlemeyişi ve “Toplum olarak bir özne olma sürecinde neredeyiz?” sorusu.

Şehri kamulaştırmak ya da kamunun yeniden bir tarifi, yoksa farklı bir kavrama mı ihtiyacımız var? Şimdi bienalden ve onu sponsor eden şirketlerden, derneklerden hiç haz etmediğimi düşünürken, konuşmalara katılan bu insanlara ve yapılan tartışmalara ulaşmamı sağlayan da yine bu bağlantılar oluyor. Betül Tanbay’ın dediği gibi iyi kötü 40 yıldır devam eden bir İKSV var… Peki onlarsız biz nasıl bağlanabiliriz? Evet, belki mail grubuyla ama henüz kuramadığımız bir “Sanatçı Birliği”ni düşününce, kendi kamumuzu kendimiz nasıl yaratabiliriz sorusuna gelmek epey zor oluyor.

Ayrıca, tüm bu konuşmalardan sonra varılan noktada bir bienal sergisinin gerçekleştirilemeyeceği ya da gerçekleştirilmesinin tüm bu tartışmalardan sonra anlamsız kalacağı sonucuna varılırsa acaba küratör buna cesaret edebilir mi? 2006 yılında gerçekleştirilen Kıbrıs Manifesta örneğindeki gibi, bu sene sergi olmayıp, bienal bu konuşmalardan ibaret kalıp, basılacak olan o kitapla bitirebilir mi? Aklıma bu sorular takılıyor.

One thought on “13. İstanbul Bienali Kamusal Programı: Kamusal Simya Üzerine

Leave a Reply